..




Konusu:

Daha az çalışmak, daha iyi yaşamak anlamına gelir mi?


Yazar Rumuzu: neva2011
Eser Sıra Numarası: 130220eser09

                                             

                                                          İNSANLAR ve İSA’LAR 

 “Ancak küçük ruhlar işlerin altında ezilir. Onlardan   sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.”
                                                                                                                               Montaigne

Size kendinizden haberler getirdim. Bilmiyoruz efendim, en çok da kendimizi. Hâlbuki kendimizin bilgisine sahip olamayacaksak nasıl yaşıyoruz ve neden? Bu konuda Nietzsche ile aynı fikirde değilim, zannediyorum. İnsan kendisiyle ilgili ne bilir ki aslında? diye itiraz ediyor Nietzsche, Sokrates’in Nosce Te Ipsum’una. Hayatımızın bir anlamı olduğunu düşünmeye ihtiyacımız var. Var olma tarzı üzerinden her günkülüğün kaderine tutsak olan insan, tüketim kültürü içinde en son kendini ve anlam arayışını tüketti bildiğiniz üzere. En dehşet verici tarafı ise bu oldu modernin. Bunu siz öğretmiştiniz bana; kendini gerçekleştirmeyi bil, makine uğultularının ardında kendi sesini bul, egzoz kokuları üzerine sinse de Deleuze’nin bahsettiği özgün kokunu/kendini kaybetme demiştiniz.  Efendim, kendimi bulamamışken nasıl olur da kaybederim. Her günkülüğün içine hapsolmuşken ne şekilde sıyrılabilirim ki bu işleyişten. Şimdi yüzlerinizin buruşmasından anlıyorum ki asıl konumuza gelmemi bekliyorsunuz. Bugün yaşamaktan daha büyük bir uğraşı olmayan birinin hikâyesini anlatacağım size. 

Modern zamanlarla beraber böcekleşen insan, içine doğduğu toplumsal sınıfın gerekliliğini yapmak üzerine inşa etti yaşamını. Siz daha çok çalışın, daha fazlasına meyledin diye insan “animal laborans” (çalışan hayvan) sıfatına indirgendi. Ne için çalıştığımızın bilincinde dahi değiliz. Süreçleri iyi okuyabilmek ve buna göre hareket etmek gibi bir gayemiz yok. Kendimizi gerçekleştirmekten son derece uzak bir yaşam sürüyoruz. Çalışırız, dünyanın bir yerlerinde insanların daha fazla sömürülmesi için, çalışırız ve nihayetinde kuşlar gök resminden silinir, çalışırız nedensizce, öyle söylendiği için,  daha fazlası, daha iyisi için. Hayatımızı kazanma idealinin peşinden giderken kendimizi kaybederiz. Kişisel öykülerimiz, ne olduğumuz ve neye dönüşmek istediğimizle ilgili herhangi bir düşünceye sahip değiliz. 

 Çalışmak kavramı; Max Weber tarafından  Kapitalizmin Ruhu’nda, Karl Marx tarafından Kapital’de ele alındı; feministler de ataerkil gücü ve kadının ekonomik katılımdan dışlanmasını gözler önüne serdiler. Ancak para ve hak kazanırken kendini kaybetme olasılığını göz önünde bulunduranların sayısı pek azdı. Çalışmak bize ne kadar az dayatılırsa, o kadar güzel işler yapabiliriz aylaklığımızda ve hep beraber daha az çalışabiliriz, herkesin “var olma” hakkını meşrulaştırmak zorunda olduğu görüşündeyiz. Ayrıca, üretimde mekanikliğin öyle bir boyuta ulaştığına şahit olduk ki, topluma yararlı olmak için haftada yirmi saatten fazla çalışmanın ne denli gereksiz olduğunu bir kez daha anlamış olduk. İşsiz sayısı çok yüksek olmasına rağmen geriye kalan kesimin de aşırı çalıştırıldığını gördük. Günümüzde de geçmişe oranla çok daha verimli üretim kaynaklarına sahip olmamıza rağmen hala “aylaklığın” adil dağıtımından bir hayli uzaktayız.
 
Makine geliştikçe ve insan çalışması durmadan artan bir hız ve kesinlikle ilerledikçe, işçi dinlenme süresini aynı oranda uzatılması eklenirken, makineyle yarışırcasına çabasını iki kat arttırıyor. Şimdi Lafargue’ye kulak verelim; “Kapitalist uygarlığın artık tamamen egemen olduğu ulusların insanlarını garip bir çılgınlık sarmalamıştır. Bu çılgınlık; çalışma aşkı, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan bir çalışma duygusudur.” Çalışmak iki yüzyıldan beri kendini tüketen insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Sevgili görünmezler, Lafargue’nin düşü bizim gerçeğimiz olmalıdır. Tembellik Hakkı adına, ey aylaklık, insan kaygılarına merhem ol.

Her şeyin iyi olmasını sağlayacak şeyin çalışma olduğunu söyleyen Horkheimer büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır bizi. Çalışmak, Tanrı mertebesine yükseltilerek içi boşaltılan o kavram nasıl olur da hayatın zorunluluklarının üstesinden gelmeye yarar? Çalışmanın kendi kendinin amacı haline geldiği zamanlarda çalışmak zorunda olmamak için çalışan insanların varlığına şahit olduk efendim. Modern zamanlarda yaşayan bireylerin hayatlarını anlamlandırma çabalarının bir sonucudur çalışmak bir bakıma. Çalışma ideolojisine kapılmasak da sahip olduğumuz mutluluğun da çalışmanın bir çıktısı olduğunu unutmamalıyız. Dünya bugün olduğu gibi kaldığı sürece her şeyin yanlış olacağını biliyorum, sevgili dostum diye fısıldamıştı Adorno. Meğer haklıymış, bu sözleri ilk duyduğumda ben de irkilmiştim. Ama şimdi düşünüyorum da neden olduğu gibi kalsın dünya? Elimizden hiçbir şey gelmeyeceği yalanına inanmayacağım. Seneca “Yaşıyorsak umut var demektir.” diyor ya, ne denli haklı olduğu bir kez daha anlıyorum.  Şimdilik bu konuya girmeyeceğiz ama kalan kısmını dinlerken bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım.

21. yüzyılda vakitler bitti efendim. İnsanlar fabrikalarda kendilerini ve zamanlarını kaybediyorlar. Anlam kaybının bir sonucu olarak hayatın her anını doldurma fikri ve fırsatları yakalama, kendini aşma öne sürülmüş durumda. Yeni bir yabancılaşma içindeyiz. Bahsettiğimiz fırsatları yakalamak sözde en karlı olanı satın almak için çalışıyoruz. Bunu yaşadığımız toplumun ve kültürün bir gereksinimi olarak görüyoruz. İsa “Onlar neyi satın aldıklarını bilmiyorlar.” der. Gönüllü bir şekilde köleliği kabul ediyoruz. “Mağazalardan saadet alıyor insanlar.” diyor Ziya Osman Saba. İçinde bulunduğumuz sistem, ‘Bunu alırsanız daha da mesut olursunuz'u vaat ediyor. Bizden her istenileni yapmak ve bunun sonucu olarak hayatı bir anlamsızlık beyanı ideolojisine göre yaşamak zorlaşıyor her geçen gün. 

Geride bıraktığımız yüzyıl ise tam bir anlam kaybından ibarettir. 21. yüzyıl da bütünlüğe erişemeyen bir hayatı vaat ediyor bireylere. İstikameti olmayan ve daimi bir tamamlanamamışlığa sürüklenen, kalabalıklar içerisinde kendini var etmeye çalışan insanın yaşamı daha hummalı daha girift ve daha amaçsız bir hal almakta. Aslında çalışmanın yaptığı sağlımızı mahvederek, zamanımızı tüketmek ve çevremizi küçülterek bizi yaşama yetimizden mahrum bırakmaktır.  

Başkalarının kârını yükselten maaşlar için çalışmıyorsak, sistem şunu dikte eder, tembelleşeceksin değil başkasına kendine bile yararın olmayacak bu seni küçültecek, geçimini sağlayamayacaksın. Muhakkak ki bu noktada, insanların çalışmadıkları zamanlarda ne yapacaklarını bilmediklerine yönelik gibi bir itirazınız olacaktır ancak böyle düşünmenize yol açan da uygarlığımızın zorlamalarıdır. Çalışmak mefhumunu hayatın temel gayesi haline getiren sistem elbette onsuz bir hayatın kişiyi anlamsızlaştıracağına yönelik bir kurgu hazırlamıştı. Çalışmanın anlamı onu hiçbir zaman anlayamayacak oluşumuzda saklı belki. Ancak şunun mutlaka bilincine sahip olmalıyız; daha fazla kendimizi kaybetmek bize daha fazla para kazandırmayacak, daha iyi bir yaşam sürmemize neden olmayacak çünkü –para mutluluksa bile-insanın çalıştıkça fakirleştiği bir dönemde yaşıyoruz.
Çağımızın ekonomi, kitle iletişimi, teknoloji, popüler kültür ve yaşam biçimi açısından hızlı dönüşüm ve değişimlere tanıklık ettiğini görüyoruz. Daha fazla maddeci, daha fazlasına meyilli, daha az empatik ve insanlar arası ilişkilerde daha az duyarlı öznellik yaratan bir değişimle karşı karşıyayız. Metropol hayatın keşmekeşi, gündelik hayatın körelten şiddeti kendini kanıtla, gerçekleştir gibi genel geçer düsturla öğütleniyor. Birey düzeyinde birtakım başkalaşımlar gözlemliyor, bir kişi olmanın toplum tarafından inşa edildiğine şahit oluyoruz. Post-modern zihniyet dönüşümleri ve anlamın yokluğunu yaşantılayan benlik ile tanımlanan çalışan insan modeli bugünümüzü meydana getiriyor.

Montaigne “Bugün hiçbir şey yapmadım deriz. Yaşadınız ya! Bu sizin başlıca işiniz değil, en parlak, en şerefli işinizdir.” diyeli epey vakit geçti. İlginç olan o günden bugüne insana çalışmanın büyük bir erdem olduğu öğretilmeye devam edildi. Yaşamaktan güzel iş, uğraş olur mu efendim? Ruhumuza edebileceğimiz en büyük iyilik zannediyorum, kendi kendimizle söyleşerek kaygısız, salt bir yaşam sürmektir. Hayatımızı düşünmeyi, yaşamayı, çevirmeyi, en iyi hale gelmesi için çalışmayı hâlâ bilmiyoruz. Tek bildiğimiz sebebini bilmeden çalışmaya devam etmek. Binalar kurmak, küçüklü büyüklü eklentiler yapmak, para kazanmak nihayetinde ufak tefek yollar…
Evet, saygıdeğer dinleyiciler, sizleri işte tam da bu çarkın dişleri arasına bırakıyorum. Tutamıyorum harfleri, kelimeleri her biri kayıp gidiyor üretim süreçlerinin içine. Onaylanmış bir zorunluluktur, “çalışmak” diye tabir edilen kavram, kendisiyle kirlenen bir dünya ve nihayetinde mesut bir ölüm. Ve evet, aynaya baktığınızda görmeyeceksiniz bir daha çalışmaktan yorgun düşmüş bir çift gözü, bir daha giyemeyeceksiniz emekle terle işlenen tulumlarınızı ve bir daha asla sürüklemeyeceksiniz uzun mesai saatlerinde zayıf kalmış, çelimsiz bedenlerinizi-yanlış mı dedim- cesetlerinizi. Ve evet, daha fazla kendimizi kaybetmek bize daha fazla para kazandırmayacak, mutlu etmeyecek. İşte makineye koşullandırılan kulaklar garipseyecektir bu söylediklerimi.