..




Konusu:

Daha az çalışmak, daha iyi yaşamak anlamına gelir mi?


Yazar Rumuzu: deniz1621
Eser Sıra Numarası: 140220eser11



                                                ÇALIŞMAYI ABARTMA KÜLTÜRÜ

     Dünyaya geldiğimiz günden beri ilk adımlarımızı atmadan önce, daha önemli şeyleri deneyimleyemeden önce çalışmaya başlarız. Hep diğer insanların bir adım önünde olmak ve herkesten daha başarılı olmak için çalışırız çünkü toplum bize çok çalışmanın mutluluk, refah ve saygı kazandıracağını öğretir. Bu bilgi beyinlerimizde o kadar derine işlenir ki biz ideal standartlarımız peşinde koşarken kendimizi kaybetmeye başlarız. Bu içimize işlenen hırs ve azim bizi ne yapıyorsak daha iyisini yapmaya o denli sürükler ki bir tümör gibi içimizde büyümeye ve bizi içten içe öldürmeye başlar. Peki bunların hepsi eninde sonunda değecek mi? Sadece filmlerde var olan o mükemmel hayatı kovalarken kendimizinkini kaçırmış olmak bizi mutlu edecek mi?

Çalışmak bize hep doğru olduğu söylenen şeydir. Bu yüzden biz neye çalıştığımızı değil sadece monoton ve manasız bir şekilde kendimizi yorarak zaman harcadığımızı biliriz. Çoğu insanın çalışma hayatında ulaşmaya çalıştığı bir hedef yoktur. Sadece çalışmanın bir zorunluluk olduğunu bildikleri için çalışırlar. Bize öğretilen başka bir erdem ise para biriktirmektir. Bu bir ağacı yıllarca büyütmek ve onun meyvesini çürümeye bırakmak gibidir. Ömür boyu harcanmayan bu parayı biriktirmek için insanlar yaşamlarının kalitesinden ve standardından ödün verirler ama bunun sonunda hiçbir sonuca ulaşamazlar. Bu parayı bir banka hesabında biriktirmektense insanı ve sevdiklerini mutlu eden şeylere harcamak insana en azından yaptığı işin karşılığını almış hissi verir ve çalışmaya devam etmek için onu motive eder. Bernard Russel Aylaklığa Övgü kitabında şu fikri savunur: Bir insanın cebinden çıkamayan para başka bir insanın cebine girmeyen para demektir ve bu yüzden de aslında harcamadığımız paralar başka bir insanın cebinden çalma kategorisine girebilir. Bu fikir paranın ve işgücünün genel döngüsü ile alakalıdır, tıpkı hayvanlardaki besin zinciri gibi para da bir çeşit zincire bağlıdır. Bir insanın gideri başka bir insanın geliri olur ve böylece paramızı harcamamak başka insanların da aynı refahta yaşayabilmek için daha çok çalışmasını gerektirir.

Küçükken çoğu insan hikayelerden ya da televizyondan gördüğü bir hayale tutunur ve bu hayali gerçekleştirebilmek için çalışır. Ancak insanların fark etmediği şey bu imrendikleri hayatın milyonda bir gerçekleşen istisnaların dışında gerçek olmadığıdır. Bu hayalin ışığına binlerce insan sinekler gibi üşüşürken onun yanında evet belki o kadar parlak olmayan ama kimsenin tercih etmediği başka bir hayal daha vardır. Eğer insanlar bu kadar yüksek hedefler kurmasa ve bu kadar kötü bir yenilgiye uğramasa belki de çoğunluğun yaşamının standardı yükselecek ve daha dengeli, aşırı çalışmadan, yorulmadan arınmış bir hayat sürecekler. Bunun günümüz dünyasında mümkün olmamasının sebebi bize aşılanan her şeyin en iyisini, en güzelini yapma, en başarılı olma isteğimizdir. Eğer bu olmasa hepimiz orta düzeyde mutlu olmayı kabullenebiliriz ama bu elimizde değil, DNA’mızda var. Eski zamanlarda en güçlünün yani alfanın etin en güzel parçasını aldığı zamanlardan bu yana işlenen konsepti akıllarımızdan çıkartmak bu kadar zamandan sonra imkansız.

İnsanlar kendilerine zarar veren bu alışkanlıklarından ve kendilerinden büyük hayallerin peşinde koşmaktan yakın zamanda kurtulacak gibi durmuyor çünkü bu algıları yıkmak deneyim gerektirir ve genç olan, bir hayali olan her küçük çocuk belki de bu farkı başkaları yaratamadı ama ben yaratırım düşüncesi ile hareket eder. Çalışmak ve bu hayallere ulaşmaya çabalamak ne kadar önemliyse hayatın tadını çıkarmak ve ilerde olma ihtimali düşük olan bir şey için küçük mutlulukları kaçırmak ve yaşamın tadını çıkartamamak bu kadar ziyandır. Sadece bir defa geldiğimiz dünyada mutlu olmalı ve başkalarının da mutluluğunu istemeliyiz. Çalışmanın mutluluğu beraberinde getirdiği algısının genel toplum için olan yanlışlığını fark etmeli ve gelecek kuşakları bu idealizm ve mükemmeliyetçilik baskısından korumalı, onları rahat bir yaşam sürebilecekleri realist hayallere yöneltmeliyiz. Tabii eğer hayalin realist olanı varsa!