..




Konusu:

Daha az çalışmak, daha iyi yaşamak anlamına gelir mi?


Yazar Rumuz: şirin7474
Eser Sıra Numarası: 150220eser21



      Daha Az Çalışmak Daha İyi Yaşamak Anlamına Gelir Mi?


Yüzyıllardan beri süregelen sınıf farklılıkları günümüzde hâlâ devam etmektedir. İnsan Hakları Bildirgesi ve kanunlar çerçevesinde her insan eşit görülse de günlük hayatta apaçık karşılaşılan sınıf farklılıkları mevcut. Tam da bu nedenle böyle soruların tek bir cevabı olmayacağını düşünüyorum. Örneğin bir adam ailesinin ihtiyaçlarını gidermek, kışın ısınabilmek, karnını doyurabilmek için mutlaka çalışmaya mahkum. Ne kadar az çalışırsa paralel olarak kazancı da düşüş göstermektedir. Akademik başarı elde edememiş vatandaşlar için iş olanakları kısıtlı olduğu gibi aynı zamanda bazıları sonu ölüme varacak kadar tehlikeli riskler teşkil etmekte. İş olanaklarının az olması sebebiyle de can güvenliğinin güpegündüz tehlikeye atıldığı işlere girebilmek için insanlar çaba sarf ediyorlar. Bu gibi işlere yüzlerce talebin olması çalışana “Eğer çıkarsam gün geçmeden yerime bir başkasını alırlar.” algısını yerleştirip kötü koşullardan yakınmasına da imkan bırakmamaktadır. Daha az çalışmak değil belki ama daha iyi koşullarda çalışmak kesinlikle daha iyi yaşamak ile doğru orantılıdır.

Geçenlerde Finlandiya Başbakanı Sanna Marin haftada dört gün altı saatlik mesailerden oluşan bir çalışma sistemine geçmeyi hedeflediklerini beyan etti. Sanna Marin, “İnsanların ailelerine, sevdiklerine, hobilerine ve kültür gibi yaşamını diğer yönlerine daha fazla vakit ayırmayı hak ettiklerine inanıyorum. Finlandiya vatandaşlarının daha az çalışmasına izin vermek önemli.” diyerek görüşlerini ifade etmişti. Tarihin her döneminde insan düşünebilmek ve üretebilmek için paraya ihtiyaç duymuştur. Edebiyat, bilim, sanat ve felsefe parayla elde edilen şeylerdir. Fikirler satın alınabilir mi? İlhamın kilosu ne kadardır? Hayır, bu konu para ile alışveriş etmekten bağımsız. Rönesans dönemi Avrupa’nın yeniden doğuşudur. Sanat, edebiyat, resim gibi klasikler bu dönemin ürünüdür. 15. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkmasının en önemli nedeni Ortaçağ Avrupa’sının en zengin ülkesinin İtalya olmasıdır. Keza felsefe de İyonya uygarlığında önemli bir ticaret merkezi ve liman kenti olan Miletos kentinde ortaya çıkmıştır. Aç ayı oynamaz diye bir tabir vardır, insanın karnı aç olursa hiçbir şey yapamaz, yapmaya mecali kalmaz. Kıssadan hisse eğer bir yerde sanat, bilim, teknoloji ve edebiyatın filizlenmesini, ülkenin gelişmesini istiyorsanız ilk önce vatandaşlarınızın karnını doyurun, soğuk kış günlerinde ısınmanın dert olmamasını sağlayın. İnsan kendini rahat ettirdi mi düşünmeye, sorgulamaya hatta evrenin sırrını aramaya başlar. Sonuçta Newton’nun da bir elma ağacının gölgesinde çayını yudumlayıp keyif yaparken yer çekimi mefhumu aklına gelmemiş miydi? Eğer aç olsaydı sadece düşen elmayı yemeye bakacaktı. Vatandaşların ailelerine, arkadaşlarına en başta kendilerine zaman ayırmaları ve iş saatleri dışında yeteneklerine göre tamamen hobi olarak bir şeyler üretmeleri huzurlu bir toplum yaratır. Fakat Türkiye baz alındığında eğer haftada dört gün altı saatlik mesailerle insanların aileleriyle vakit geçirmesini sağlayacak bu sistemdeki diğer tatil günlerinde bir baba manavın önünden geçerken çocuğunun gözlerini kapatmak zorunda kalacaksa, pantolon almaya para bulamadığı için intihar edecekse ne mesainin anlamı kalır ne de aile ve kültüre zaman ayırmanın.

Bence daha iyi yaşamak konusu irdelenmelidir. Maddi olarak daha iyi bir yaşam isteniyorsa elbette odak noktası çalışmak haline gelecektir. Fakat artık tüketim toplumu içerisinde “daha iyisi” tutkusuyla akıl almaz paralar harcanabiliyor. Daha iyi bir yaşam için çalışırken aslında tekrarlayan harcamalar, faturalar ve giderlerle cepte pek birikim kalmıyor. Her şeyin daha iyisine, güzeline sahip olabilmek için hunharca çalışılıyor. Maddi açıdan mutlu ve rahat bir yaşam sürmek isterken bir yandan da israf havuzuna su gibi para akıyor. Aralarındaki dengeyi kuramamak çalışmayı da yaşamayı da kişinin aleyhine sonuçlanan döngü içerisinde etkisizleştiriyor. Daha az çalıştığımızda daha az harcama yaparız, paranın miktarı az olunca hesabı tutulur. Hatta ihtiyaçlarımızdan, zevklerimizden, isteklerimizden bile feragat ederiz. Daha çok çalış, daha çok harca…

Aslında basit bir denge. Çalışıp para kazanıyoruz. Daha iyi bir yaşamdan kasıt daha mutlu bir yaşamsa kötü bir haberim var: İnsanlara mutluluk veren ve gerçekten yaşadığını hissettiren şeyler parayla satın alınıyor. Zengin insanlardan parası olduğu için nefret etmeyiz, mutlu olduğunu düşündüğümüz için nefret ederiz. Para kadar herkesin arzulayıp da başkasının elinde görünce kinlendiği bir şey yok. Para, bence yüzyılın fahişesi.

İspanya’da “siesta” adını verdikleri Türkçesi “öğle uykusu” anlamına gelen bir gün ortası tatili var. İki saatlik zaman diliminde bütün market, dükkan ve işyerleri kapatılıp çalışmaya ara veriliyor. Sıcak kuşaktaki ülkelerde fazlasıyla görülen rahatlıklarının yanı sıra İspanyollar çalışma saatleri içinde de tatil yapıyorlar. İspanya deyince gözümüzde canlanan gece hayatı, danslar, festivaller ve İspanyolların samimiyeti, rahatlığı da büyük oranla “siesta”dan kaynaklanmaktadır. Yaşam tarzları çalışmak üzerine değil eğlenmek üzerine kuruludur.

Mesleklerden ziyade öğrencilerin literatüründeki çalışmak kavramına da değinmek isterim. Zaten bu çağda hepimiz çalışmak kavramıyla öğrencilik hayatımızda karşılaşıyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren kalem tutmaya, not almaya genel olarak çalışmaya mecbur tutulduğumuz için çalışmak kavramına -çocukluğumuzu çalmışçasına- düşman oluyoruz. Bence baz aldığım soruya net bir şekilde “Hayır.” yanıtı verecek tek bir kesim var: öğrenciler. 5 yaşa anaokulu zorunlu hale getirildi. Bu da demek oluyor ki artık 5 yaşından itibaren lise bitene kadar okulda eğitim ve öğretim görülecek. Öğrencilerin yetenekleri, zevkleri ve hobileri göz ardı edilerek geleceklerinin optik cevaplarına bağlı ve tekdüze sistemde hunharca çalışmaları gerekiyor. Çalışmak ancak sınavda işe yarıyor. Çünkü “beyin” emeğin karşılığını eksiksiz verebilecek tek patrondur. 2016 YDS birincisi “Köpek gibi çalıştım. Çok çalıştım.” demişti, örnek ortada tabiri caizse köpek gibi çalışmak gerekiyor. Bu ülkenin çocukları, gençleri yani öğrencileri artık arsızlaştı. Durum buna doğru evrilince öğrenci ve öğretmen arasında sevgiden çok çıkar ilişkisi kurulmaya başladı. Performans notları, puanlar, belgeler hepsi öğrencileri çalışmak için kamçılayan şeyler. Sınavlardan alınan notlar, puanlar öğrenciliğin para birimi diyebiliriz. Ama suç öğrencilerde de değil. Çünkü bu geçiş evresi tek bir kuşakta yaşanmadı. Eğitim sistemi öğrencileri yavaş yavaş buna dönüştürdü. Sıra arkadaşın bile bir rakip oldu. “Bir soru binlerce kişinin önüne atar.” Kayda değer olduğu sınav kağıtlarından belli olan bir başarı gösteriyorlar fakat ben onların zekasını değil çalışma azimlerini takdir ediyorum sadece. Çevremdeki yetişkin bireylerden sürekli “Keşke gençliğimde derslere daha çok çalışsaydım.” gibi söylemler duyuyorum. Ne kadar çalışırsa çalışsın daha iyiler, iyinin bile bir tık üstü hep olacak ve insan çok nankör bir varlık olduğundan asla sahip olduklarıyla yetinmeyecek. Okulda öğrencilere öğretilen tek yargı çalıştığımız kadar soru çözeceğimiz, puanımız kadar da mesleğimizi seçebileceğimiz. Çocuklar için hayaller gelecektir. Hayalleri gerçekleştirmek için ise sınavda birilerini geçmek, artı yönlerle iş bulmak, birilerini elemek, köpek gibi çalışmak lazım.

Gerçi üniversite mezunu gençlerin çoğu iş bulamıyor. Sonrasındaysa ya garsonluk ya da hobileriyle para kazanma yolları arıyor. Lisede emek verip hayallerle üniversiteye girilen bölümün mesleğini icra ettiren şanslı olarak nitelendiriliyor. Gençler sevmedikleri işlerde çalışmaya mecbur bırakıldıklarında haliyle canından beziyor. Daha az çalışmak bir yana istedikleri mesleği yapamıyorlar.

Çalışmak kavramı da görecelidir. Yani işini severek yapan, mesleği hobisi olmuş bir kişi için “çalışmak” eyleminin diğer insanların gözünü korkuttuğu kadar korkunç, yorucu ve olağanüstü bir izlenim bırakmayacağı aşikardır. Bu bireyler için işleri; bisiklete sürmek, bitmesini istemediği bir kitabı okumak, televizyon izlemek gibi keyif veren bir rutine dönüşür. O kişilerin yaşamları işleri olmadan eksik sayılabilir hatta anlamsız değere indirgenebilir. İsimlerini dahi unvansız söyleyemez hale gelirler, manevi bakımdan tavizler verirler keza bununla birlikte maddi açıdan güçlenip kariyer sahibi olurlar, icra ettikleri meslekleri her yerde ve herkese övünerek anlatırlar. Kendilerine göre çalışmak ve yaşamak birbirinden ayrılamayacak kadar örtüşmüştür. İkisi de eş anlamlıymış gibi bir kanaate varmışlardır. Durum bu haldeyken daha az çalışmanın bu kişiler açısından daha iyi bir yaşam anlamına gelmesi mümkün müdür?

Az çalışıp hayatını noksansız idame ettirebilmek neredeyse bir rüya gibi geliyor bize. Bir insan ne kadar çok çalışırsa o derece artan şekilde para kazanır gibi bir algı var. Fakat belli başlı meslekler bu algının istisnalarını oluşturuyor. Bir müzisyen asgari maaşla çalışanın aylığından iki-üç kat fazlası parayı bir gecede konser vererek ya da katıldığı programlardan kazabiliyor. Belki çok avam bir örnek olarak gelecek ama dilenciler bile bir gün içerisinde sokaktan geçenlere sadece el uzatarak dehşet paralar avuçlayıp cebe indiriyorlar. Daha modern örnekler verecek olursak bilgi satarak da para kazanılabiliyor. Özel ders vererek veya çevirmenlikle yalnızca bir kitabın sayfasını Türkçeye çevirip hiç de azımsanmayacak miktarda para kazanılabiliyor. Dönemimiz her şeyi satabildiğimiz bir devir. Soyut kavramları bile somutlaştırabiliyoruz para uğruna. Bir fikri tuvale ya da kağıda yansıtabiliyoruz, bir düşünceyi sayfalara dökebiliyoruz, sesimizi ezgiyle harmanlayıp sunabiliyoruz, eğlendirip güldürebiliyoruz. Fakat soyutluğu somutlaştırmak bir yetenek istemekte. Şu anda birçok insan kitap yazmaya, resim yapmaya, şarkı bestelemeye çalışıyor ama mesele yapmak değil ortaya çıkan ürünün insanlara hitap etmesidir. Zorlama ile elde edilen ürünler ise sadece gülünç oluyorlar.

Çalışmanın iyi yanlarından da bahsetmek istiyorum sırası gelmişken. Refah düzeyi yüksek olan ülkelerde intihar oranları çok yüksektir. Okuldaki Felsefe öğretmenim nedenini şöyle açıklamıştı: “Hayatta amacı kalmayan insan ölmek ister. Ben gençken bir ev satın almak için 10 yıl didindim. Beni on yıl idare etti. Araba almak istedim, bu hayalle çalıştım ve aldım.” Dünyevi mal mülke sahip olunca insanın yaşamak için bir gayesi kalmıyor. Yarın öleceğini bilsen ne yaparsın diye sorsam birine büyük ihtimalle işe gitmem der, en basit örneği. Çalışmak aslında bir amaç. Para nasıl mutluluğa ulaşmak için bir araçsa, çalışmak da bir amaç. Bir diğer iyi yanı ise geliştirir. Keza herhangi dalda yetenekli bir insan eğer kendini geliştirmezse ilerleyemez. Bir şeyler katmak gerekir ve bu katkı emek vermeden olmaz. Bu bağlamda çalışmak aynı zamanda kendini geliştirmektir.

Yeryüzünde idame ettirilen bütün işler insanlığa hizmet eder. Faaliyet gösterilen işin bir amacı olmalıdır. İnsanlığa hizmet etmelidir. Aksi takdirde zaten varlığını sürdüremez. Hizmet etmek aşağılayıcı bir tabir gibi görünse de aslında para kazanmak için hepimizin; zenginlerin, yöneticilerin, işçilerin, memurların kısacası tüm insanların icra etmeleri gereken bir eylem.

Bütün işler, toplumdaki insanların hayatını kolaylaştırmak için faaliyet gösterir. Başta dediğim gibi insanın insana hizmet etmediği hiçbir meslek yoktur. Yarar sağlamayan bir iş varlığını sürdüremez. Bir bankada, alışveriş merkezinde, hakkımızı ararken duruşma salonunda, hastanede, okulda nerede olursa olsun vatandaşa hizmet eden insanlara ihtiyaç duyuluyor. Dışarıda bütün dertleri giderilsin, özel günlerde (tatiller, dini- milli bayramlar, hafta sonları) dahi her gün alışveriş yapabilsin, sağlık sektöründen yararlanabilsin, bankada işi hızlıca halledilsin ama kendileri aynı durumda çalışmak zorunda kaldığında bu koşullardan ve uzun çalışma saatlerinden yakınırlar. Dünya yalnızca kendi ekseni etrafında dönsün, her ihtiyacı istediği zaman giderilsin ama kendisi bu haksızlıklara maruz kalmasın, karşı karşıya geldiğindeyse yanlışlığından dem vursun. Komünizm parayı bulana kadar diye bir söz vardır. Bu sistemi işimize geldiği kadarıyla kabul ediyoruz, acımasız tarafıyla kapitalizmle örneğin parasız kaldığımız bir an yüzleşmek zorunda kaldığımızda ancak o zaman taşın sertliğini anlıyoruz. Birileri gidişatın kötü olduğunu söylese de halkın eli para görüyorsa umursamaz. Taşın sertliğini ancak kendi kafasına çarptığında anlar insan. Şartlar bir insanı rahatsız ederse devlet adamı, parti, ordu fark etmeksizin isyan eder. Bunun temeli bir ideolojiye bağlı olmasa bile daha iyi yaşamak hakkını ister.

Bu soruyu bir akşam yemeğinde babama sordum. Sanayide torna dükkanı olan, kardeşiyle birlikte bazı geceler 12’ye kadar çalışan bir adam benim babam. Okulda verilen formları doldururken sorduğumda aylık kazancının 10 bin olduğunu söylemişti ama giderleriyle ailemize kalan miktarın 3 bin olduğunu da ekledi. Evde çalışan kişinin babam olmasından dolayı vereceği cevabı merak ediyordum. İlk yanıtı biraz düşünmeden “Evet. Daha az çalışırsan tabii ki daha iyi yaşarsın.” oldu. Ben “Ama para…” diye karşı çıkacakken onaylayıp “Doğru.” dedi. “Huzur için para lazım, para içinse çalışmak.” diye ekledi. “Ne kötü değil mi?” diye yakınmaya başlayacakken “Bir farklılık gerek. Eğer az çalışıp daha iyi yaşamak istiyorsan bir farklılık yarat.” dedi babam. Amcamla patentini almalarına rağmen borçlarından ve maddi sıkıntılardan bir türlü başlayamadıkları bir projeleri var. Bu lafının üzerine direkt o iş aklıma geldi. İşten bahsederlerken muhabbetin sonu hep şöyle bitiyor: “Şunu bir halletsek çok rahat edeceğiz, çok.” Bir işi ya da mesleği evirmek, yenilik katmak hem insanın adını duyurur hem de kazanç sağlar. Bir faklılık…

Temelden sıkıntılı bir binayı boya, badanayla süslemek ve tüm sorunlar yokmuş gibi davranmak içimden gelmediği için bu kadar derinlere indim. Bu sorudan ziyade aşılması gereken daha çok yolumuz var sanırım. Ben de bu sonuca yazarken vardım. Daha zor ve daha acı yaşamlarla dolu bir dünyada olduğumuzu farkındayım. Hem dişiyle tırnağıyla çalışıp hem de insanca yaşayamayanların düzeninin yıkılması dileğiyle…